
Dedem vefat ettiğinde, ailedeki yerimi çoktan kabullenmiştim. Ancak vasiyetname okunduktan sonra yaşananlar, başından beri ne kadar yanıldığımı anlamamı sağladı. Ben Melek, 25 yaşındayım ve beş kardeşin en küçüğüyüm. Bir şeyleri net hatırlayacak yaşa geldiğimde sadece Dedem ve biz vardık. Annemle babam bir trafik kazasında öldükten sonra bize o kol kanat gerdi; sadece o, beş çocuk ve küçük bir ev. Sadece Dedem ve biz vardık. Her sabah saat 05:00’te, bir saat gibi sektirmeden, Dedemin mutfaktaki sesini duyardım. Sonra kahve makinesinin mırıltısı ve o eski metal sefertasının kapanırken çıkardığı o bildik, hafif çıt sesi gelirdi. Kardeşlerim büyüdükçe evden ayrılmak için can attılar. Önce Mert gitti, sonra Cenk, Kerem ve en son Buse. Farklı şehirlere taşınıp kendi hayatlarını kurdular. Hiçbiri arkasına bakmadı. Ama ben kaldım. Kardeşlerim gitmek için can atıyordu. Üniversiteden mezun olduktan sonra Dedeme bakmak için eve geri döndüm. O zamanlar artık iyice yaşlanmıştı. Yavaşlamıştı ama hâlâ inatçıydı. Akşam haberlerini birlikte izlerken bana, “Kalmak zorunda değilsin,” derdi. Ben her zaman, “İstiyorum,” diye cevap verirdim. Ve bunu yürekten söylerdim; çünkü Dedem bana hiçbir zaman bir yükmüşüm gibi davranmadı ya da kendimi ona borçluymuşum gibi hissettirmedi. Keşke diğerleri için de aynısını söyleyebilseydim. Yaşananları asla unutmadılar. “Kalmak zorunda değilsin.” devamı sonraki sayfada…