
Babası riskli bir ameliyata girmeden önce, Ozan’ın eline eski bir anahtar tutuşturulur ve dondurucu bir talimat verilir: Eğer bir şeyler ters giderse, bodrumdaki gizli kapıyı bul. O kapının ardında keşfettiği şey, bildiği her şeyi sonsuza dek değiştirecek kadar acı dolu bir aile sırrına işaret etmektedir. Ben Ozan, 27 yaşındayım. Kendimi bildim bileli babam, diğer tüm erkekleri kıyasladığım tek ölçü birimi oldu. Sesini yükseltmeden bir odayı doldurabilen türden bir adamdı. Gençliğinde askerlik yapmıştı ve çocukluğum boyunca ona sanki herkesten daha güçlü bir maddeden yapılmış gibi bakardım. Çocukken evde onun peşinden dolanır, adımlarımı onunkilere uydurmaya çalışırdım. Büyüdüğümde ise gömleklerini katlayışını, garajdaki aletlerini dizişini, hatta işler ters gittiğinde bile sakin kalışını taklit ettim. Bu yüzden yeterince büyüdüğümde onun izinden gittim ve ilk fırsatta askere yazıldım. Beni durdurmaya çalışmadı. Acemi birliğine gitmek için evden ayrıldığım sabah, o kendine has sabit bakışlarıyla üzerime dikilerek sundurmada durdu ve sadece şunu söyledi: “Kendi ayaklarının üzerinde duran bir adam olduğundan da emin ol.” O zamanlar gülmüş ve zaten o yolda olduğumu söylemiştim. Gerçek şu ki, tıpkı onun gibi olmak istiyordum. Her zaman yakındık. Ben onun tek oğluyum ve annem ben henüz küçükken vefat ettikten sonra aramızdaki bu bağ daha da güçlendi. Bizimki, her duygunun açığa vurulduğu o gürültülü, duygusal ilişkilerden biri değildi. Bizim bağımız daha sessiz yollarla kurulmuştu. Uzun yolculuklar. Beraber yenen yemekler. İşten sonra arka basamaklarda oturmalar. Çok konuşmadan bir şeyleri tamir etmeler. Hiçbir zaman yumuşak bir adam değildi ama sağlamdı. Güvenilirdi. Sevgisini, ihtiyaç duyulan her an orada bulunarak gösteren bir babaydı. İşte bu yüzden son on yılı izlemek çok zordu. Sağlığı önce yavaş yavaş bozulmaya başladı; arada bir kötüleşen günler, hastane ziyaretleri… Sonra durum daha da ciddileşti. Testler, uzman doktorlar ve mutfak tezgahına dizilen ilaçlar… Bir zamanlar omzunda ağır kalaslar taşıyan o güçlü adam, nefes alabilmek için duvarlara yaslanmaya başladı. Sonunda tekerlekli sandalyeye mahkûm oldu. Ama o zaman bile bir kez olsun şikâyet etmedi. Bir kez bile. Nasıl hissettiğini sorsam, omuz silker ve “Hâlâ buradayım,” derdi. Acısı şiddetlendiğinde dişlerini sıkar ve endişemi eliyle terslerdi. Ben de onun yanından hiç ayrılmadım. Hayatımı onun randevularına, fizik tedavisine, faturalarına ve bir zamanlar düşünmeden yaptığı yüzlerce küçük işe göre yeniden düzenledim. Bazıları buna fedakârlık derdi belki. Ama ben hiçbir zaman öyle görmedim. O, hayatım boyunca her anlamda beni sırtında taşımıştı. Ona bakmak bana çok doğal geliyordu. Yıllarca tek bir şey için para biriktirdik: her şeyi değiştirebilecek o ameliyat. Bu umut, hayatımızın merkezi oldu. Aldığım her fazla mesai, kıstığımız her masraf ve ertelediğimiz her plan o tek hedefe hizmet etti. Bu konuyu hep temkinli parçalar halinde konuştuk; sanki yüksek sesle çok fazla söylersek şansımızı bozacakmışız gibi… Yine de tarih yaklaştıkça onda bir şeylerin değiştiğini fark ettim. Tam olarak korku değildi bu. Babam kolayca korkacak bir adam değildi. Yine de o günlerde üzerine bir ağırlık çökmüştü. Bunu evin içinde etrafa bakışında, parmaklarının eski fotoğrafların üzerinde normalden biraz daha uzun süre duruşunda ve kelimeleri arasına giren o uzun sessizliklerde görüyordum. Doktorlar bize karşı dürüsttü. Masada kalma ihtimali oldukça yüksekti. Ameliyat 12 saate kadar sürebilirdi. Ameliyattan önceki gece, hastane odasında otururken bana küçük, eski bir anahtar uzattı. Zamanla aşınmış, kenarları kararmış, üzerinde sanki yıllar önce kullanılmış ve sonra saklanmış gibi çizikler olan metal bir anahtardı. “Eğer bir şey olursa…” diye başladı, sonra duraksadı. “Sadece söz ver; eve git ve bodrumdaki kapıyı bul. Eski dolabın arkasındaki.” Kaşlarımı çattım. “Ne kapısı?” Sadece bana baktı. “Anlayacaksın.” devamı sonraki sayfada…